Köprünün Altından Akan Su
Topluluk antolojileri zor kitaplardır. Bir yandan herkese yer açma iyi niyeti, öte yandan bir seçkinin olmazsa olmazı olan elek arasında sıkışırlar. Gönül Köprüsü bu ikilemi tamamen çözemiyor, ama çözmeye çalışırken kendine özgü, sıcak ve çoğu zaman etkileyici bir kitap ortaya çıkarıyor. Murat Kahraman'ın derlemesi, İsimsiz Mektup'ta yıllardır yazan ve okuyan insanların ortak bir ses arayışının kayda geçmiş hâli.
Aşkın iki yüzü
Kitabın kurucu fikri, beşerî aşk ile ilahî aşk arasındaki geçirgenlik. Bu, bizim şiirimizin en eski damarlarından biri: Tekke şiirinde, divan gazelinde ve âşık geleneğinde sevgili hem yeryüzünde hem gökyüzündedir, okur hangisini kastettiğinden hiçbir zaman tam emin olamaz. Gönül Köprüsü'ndeki en iyi şiirler bu belirsizliği bilinçli olarak koruyor. Nurhan Aksu'nun "Sabah Kapısı" şiirinde iki bardak çay koyan konuşucunun beklediği kişi bir sevgili de olabilir, bir ölü de, Tanrı da. Şiir bunu hiç açıklamıyor ve iyi ki açıklamıyor.
Bu kitapta tekke kapısının yerini bir fırın küreği, bir hastane koridoru alıyor ve şaşırtıcı biçimde hiçbir şey kaybolmuyor.
Bu çizgide dikkat çeken bir diğer metin Halil Çınar'ın "Gül ile Diken"i. Dört dizelik bu kısacık şiir, gül-diken imgesinin yüzyıllardır taşıdığı bütün yükün farkında, ama onu ağırlaştırmak yerine hafifletiyor. Dikenin de gülün bir "sözü" olduğu fikri, tasavvufun acıyı aşkın dili olarak görme tavrını neredeyse bir halk deyişi sadeliğinde söylüyor.
Dil ve biçim
Seçkinin en güçlü yanı, şiirlerin çoğunun gündelik Türkçeye güvenmesi. Tasavvuf temalı şiir yazanların sık düştüğü bir tuzak var: Gelenekten devşirilmiş kelimeleri, anlamlarını yeniden düşünmeden süs olarak kullanmak. Bu kitapta da o tuzağa düşen birkaç şiir var, özellikle Hasret bölümünde "cânân", "dergâh", "hırka" kelimelerinin art arda dizildiği metinler zaman zaman bir kelime kataloğuna dönüşüyor. Ama genel eğilim farklı: Şairler eski duyguyu bugünün nesneleriyle anlatmayı seçiyor. Bir otobüs durağı, bir fırın küreği, bir hastane koridoru tekke kapısının yerini alıyor.
Biçim açısından seçki kararsız. Hece ölçüsüyle yazılmış şiirlerin bir kısmı ölçüyü ustalıkla taşırken, bir kısmında 11'li hecenin duraklarının zorlandığı, kelimelerin ölçüye uysun diye eğilip büküldüğü görülüyor. Serbest şiirler ise genellikle daha rahat nefes alıyor. Derleyicinin biçim çeşitliliğini korumak istemesi anlaşılır, ama bazı ölçülü metinlerde biraz daha titiz bir editör kaleminin dokunuşu işe yarardı.
Yapı
Aşk, Hasret ve Vuslat üçlemesi ilk bakışta biraz öngörülebilir duruyor. Ancak bölümler içindeki sıralama özenli. Her bölüm görece hafif bir şiirle açılıyor ve giderek ağırlaşıyor. Vuslat bölümünün son şiiri olan Zeliha Toprak'ın "Ben Demeyi Bıraktım"ı, bütün kitabı toparlayan bir kapanış. "Ben" kelimesinin şiir boyunca adım adım silinmesi, fena fikri için bulunmuş zarif bir biçim çözümü. Bu şiir tek başına kitabı okumak için yeterli bir sebep.
Seçkinin zayıf halkası Hasret bölümü. Burada şiirler birbirine fazla benziyor; gurbet, bekleyiş, gözyaşı imgeleri birbirini tekrar ediyor. Bölümün yarısı kadar şiirle daha etkili bir etki yaratılabilirdi. Antolojilerde her zaman sorulması gereken soru şudur: Bu şiir, ötekilerin söylemediği neyi söylüyor? Hasret bölümünde bu sorunun her şiir için sorulduğundan emin değilim.
Yine de bu bölümde gözden kaçırılmaması gereken bir istisna var: Kâmil Öğretmen imzalı "Geç Kalmış İtiraf". Kırk yıl tahtaya tarih yazmış bir adamın, hiçbir yere yazmadığı tek şeyi ilk kez kâğıda dökmesi, kitabın en dokunaklı anlarından biri. Şiir, tarih ile aşk arasında kurduğu karşıtlığı abartmadan taşıyor; "zafer" ve "yenilgi" kelimelerini bir ders kitabının dilinden alıp bir itirafın diline geçiriyor. Tebeşir tozu ile ağarmış saç arasındaki benzetme belki tanıdık, ama son dizedeki tersine çevirme, sevgilinin hep "erken" olması, şiiri sıradan bir pişmanlık metninden ayırıyor.
Derleyicinin eli
Murat Kahraman'ın kısa sunuş yazısı da ayrıca anılmayı hak ediyor. Derleyici, şiirleri neden seçtiğini anlatırken edebi ölçütlerden çok bir topluluk duygusundan söz ediyor. Bu dürüstlük takdire değer, ama aynı zamanda kitabın sınırlarını da açıkça gösteriyor. Bu bir değerlendirme seçkisi değil, bir hatıra defteri. Okur kitabı bu bilinçle eline aldığında hem beklentisini doğru ayarlıyor hem de sayfalardaki samimiyete daha kolay teslim oluyor. Şiirlerin altına düşülen imzaların, gerçek isimlerle takma adlar arasında gidip gelmesi de bu defter havasını güçlendiriyor.
Sonuç
Gönül Köprüsü bir ustalar seçkisi değil ve böyle bir iddiası da yok. Ama samimiyeti, gelenekle kurduğu canlı ilişkisi ve birkaç gerçekten unutulmaz şiiriyle bir topluluğun ruhunu belgeleyen değerli bir kitap. Gelenekten beslenen şiirin bugün de mümkün olduğunu, üstelik bunu meslekten şairlerin değil, fırıncıların, hemşirelerin, öğretmenlerin yapabildiğini göstermesi en büyük başarısı. Bir sonraki seçkide daha cesur bir elekle, daha az ama daha keskin bir kitap okumayı umuyorum. Bu hâliyle bile, köprünün altından akan su berrak.
