Rakamların Kıyısında Bir Deniz
Deniz, Türk şiirinin en kalabalık mekânlarından biri. Kimi şairlerimiz onu sonsuzluğun, kimileri özgürlüğün, kimileri de ölümün ve ayrılığın imgesi olarak kullandı. Balıkçıların, gemicilerin, İstanbul'un ve Ege'nin denizi defalarca yazıldı. Bu kadar kalabalık bir mekâna yeni bir şair girdiğinde ilk soru şudur: Bu şair denize nereden bakıyor? Emre Demirtaş'ın Liman Defteri bu soruya beklenmedik ve son derece özgün bir cevap veriyor: Muhasebe bürosunun penceresinden.
İki dil arasında
Kitabın kurucu gerilimi, şairin gündelik hayatından doğuyor. Demirtaş bir limanda muhasebeci olarak çalışıyor ve bu deneyim şiirlerin dokusuna sinmiş. Konteyner numaraları, yükleme listeleri, manifestolar, faturalar, vardiya çizelgeleri... Bunlar genellikle şiirin dışında bırakılan, "şiirsel olmayan" sayılan kelimeler. Demirtaş ise onları şiirin tam merkezine yerleştiriyor ve onlardan beklenmedik bir lirizm çıkarıyor.
Demirtaş denize kıyıdan değil, muhasebe bürosunun penceresinden bakıyor ve oradan bakınca deniz bir deftere dönüşüyor, defter de bir denize.
"Manifesto" bölümündeki şiirler bunun en çarpıcı örnekleri. Bir geminin yük listesi biçiminde yazılmış "Yük Listesi" şiiri, kalemleri sıralarken birdenbire listeye girmesi mümkün olmayan şeyleri de saymaya başlıyor: Bir tayfanın annesine aldığı eşarp, bir kaptanın yirmi yıldır taşıdığı bir fotoğraf, adı yazılmamış bir yolcunun korkusu. Liste düzeni korunuyor ama içerik taşıyor. Bürokratik dilin soğukluğu ile insan hayatının sıcaklığı arasındaki bu çarpışma, kitabın en güçlü anlarını oluşturuyor.
Bu yaklaşım, şiirimizde gündelik hayatın, işin ve emeğin dilini şiire taşıyan geleneğe yakın duruyor. Ama Demirtaş bunu toplumsal bir iddiayla değil, neredeyse özel bir tanıklıkla yapıyor. Onun şiirlerinde işçiler bir sınıfın temsilcileri değil, adı ve yüzü olan insanlar: Vinç operatörü Rıza, gece bekçisi Kâzım Amca, tuvalette ağlayan genç stajyer.
Gece ve fener
Kitabın ikinci yarısı, özellikle "Fener" ve "Gece Vardiyası" bölümleri, tonunu değiştiriyor. Gündüzün rakamları yerini gecenin sessizliğine bırakıyor. Bu şiirlerde Demirtaş daha içe dönük, daha düşünceli. "Fenerci" şiiri, kimse için yanan bir ışığın anlamını sorgularken, aslında şiirin kendisi üzerine de bir düşünce sunuyor: Kimse okumasa da yazılan bir şiir, kimse görmese de yanan bir fener gibi midir?
Biçim
Şairin biçim anlayışı yalın ve kontrollü. Şiirlerin çoğu kısa, dörtlükler hâlinde ya da serbest bölümlerle yazılmış. Demirtaş ölçüye bağlı kalmıyor ama kulağı hece ölçüsünün ritmine aşina; bazı şiirlerde, özellikle "Rıhtım" bölümünde, yedili ve sekizli hece akışlarının bilinçli olarak kurulup bozulduğu görülüyor. Bu dalgalanma, denizin kendisi gibi.
Ama kitabın zaafları da biçimle ilgili. Liste ve envanter tekniği ilk karşılaşıldığında çok etkili, ancak kitap boyunca tekrarlandıkça şaşırtma gücünü yitiriyor. "Manifesto" bölümünün dördüncü şiirine gelindiğinde okur artık listenin bir noktada taşacağını biliyor ve o taşmayı bekliyor. Şair bu tekniği daha az ve daha seçici kullanabilirdi. Ayrıca bazı şiirlerde kapanış dizeleri fazla kesin, fazla "şiirsel" kalıyor; şiirin açık bırakması gereken bir şeyi kapatıyor.
Bunun en belirgin örneği "Rıhtım Taşı". Şiir, bir taşın kaç gemiye bağlandığını, kaç halata sürtündüğünü sayarken çok güzel bir dikkat kuruyor. Ama son dörtlükte konuşucunun kendini doğrudan taşa benzetmesi, okurun zaten sezdiği bir şeyi açıkça söylüyor ve imgenin kendi başına yapabileceği işi elinden alıyor. Aynı sorun "Fenerci"nin son üç dizesinde de var: Feneri şiire, fenerciyi şaire benzetmek gereksiz bir açıklama. Şiir bu son üç dize olmadan daha güçlü dururdu. Öte yandan "Kıyıya Vuran Şişe" gibi şiirlerde şair açık bırakmanın değerini çok iyi biliyor: Şişe açılmıyor, içinde ne olduğu hiçbir zaman öğrenilmiyor ve şiir tam da bu yüzden okurun zihninde açık kalıyor. Kitabın en iyi şiirleri, sırrını saklamayı bilen şiirler.
Sesin yeri
Bir de şunu eklemek gerekir: Demirtaş'ın şiirleri sesli okunmaya çok elverişli. Kısa dizeler, yinelenen yapılar, liste biçiminin yarattığı ritim, bu şiirleri neredeyse bir kayıt cihazına okunmak için yazılmış gibi kılıyor. Sesli okunduğunda listelerin tekdüzeliği bir ezgiye dönüşüyor ve sayfada zaman zaman yorucu olan tekrar, kulakta bir tür ninni etkisi yaratıyor.
Deniz geleneği içinde
Liman Defteri'nin deniz şiirimiz içindeki yeri ilginç. Bu kitap ne romantik bir deniz tutkusu ne de bir gemici nostaljisi taşıyor. Demirtaş'ın denizi bir iş yeri. Yorucu, gürültülü, tehlikeli ve sonsuz biçimde düzenlenmiş bir yer. Ama tam da bu yüzden, düzenin aralarından sızan her an, bir martının uçuşu, bir gemiden gelen yabancı bir şarkı, bir işçinin molada denize bakışı, olağanüstü bir değer kazanıyor.
Sonuç
Liman Defteri, yer yer tekrara düşen tekniklerine ve zaman zaman fazla kapalı kapanışlarına rağmen, son yıllarda okuduğum en özgün ilk kitaplardan biri. Emre Demirtaş, şiirin dışarıda bıraktığı bir dili, muhasebenin, lojistiğin, bürokrasinin dilini şiire davet ediyor ve onu yumuşatmadan, kendi soğukluğu içinde bir sıcaklık bulmayı başarıyor. Bu kitabın asıl başarısı, bize denizin yalnızca seyredilecek değil, aynı zamanda çalışılacak, sayılacak, kayda geçirilecek bir yer olduğunu hatırlatması. Ve bunu yaparken denizin hiçbir deftere tam olarak sığmadığını da.
