Bir Kilim İki Minder
Hatice Nine gelin geldiğinde on altı yaşındaydı ve bütün çeyizi bir kilim ile iki minderdi. Kilimi anası dokumuştu, kış boyunca, akşamları gaz lambasının ışığında. Minderleri ise kendisi dikmişti, içlerine yayla koyunlarının yününü doldurarak.
"Az mı?" diye sormuştu düğünden önceki gece anasına.
Anası ipliği dişiyle koparmış, gülmüştü. "Az olan çeyiz değil kızım, az olan sabırdır. Sen sabrı götür, gerisi gelir."
Gerçekten de gelmişti. Altmış yılda o tek odalı kerpiç ev dört odaya, dört oda iki kata çıkmıştı. Bahçeye ceviz ağaçları dikilmiş, tarlalar alınmış, beş çocuk büyümüş, on bir torun olmuştu. Ama Hatice Nine'nin oturduğu yer hiç değişmemişti: Sobanın yanındaki köşede, o eski kilimin üstünde, iki minderin arasında.
Torunlar yaz tatillerinde köye geldiğinde o köşe bir masal ocağına dönüşürdü. Nine bir minderi arkasına alır, ötekini dizlerinin altına koyar, çocuklar da kilimin üstüne yayılırdı. Kilimin desenlerini parmağıyla gösterir, her birinin bir anlamı olduğunu anlatırdı.
"Bu koç boynuzu, güç demek. Bu el belinde, kadın demek. Bu da göz, nazar değmesin diye. Bakın, anam bunu tam ortaya koymuş, bütün desenler ona bakıyor."
Torunlardan Elif bir gün sormuştu: "Nine, bu desenler senin hayatın mı?"
Nine uzun uzun düşünmüş, sonra parmağını kilimin kenarındaki küçük bir hataya, ipliğin bir yerde yanlış atıldığı, desenin hafifçe kaydığı noktaya koymuştu.
"Bu da benim," demişti. "Anam bunu dokurken ben hastalanmışım, ateşler içinde yatıyormuşum. Anası ağlaya ağlaya dokumuş, bir ilmeği kaçırmış. Sonra da sökmemiş. Kızım iyileşsin, bu da onun hatırası olsun demiş."
Hatice Nine seksen altı yaşında, bir bahar sabahı, o köşede, iki minderin arasında öldü. Uyuyor sandılar önce. Elinde yarım kalmış bir yün çorap vardı.
Cenazeden sonraki akşam evin büyük odasında bir sessizlik oldu. Sonra konuşmalar başladı. Evin kime kalacağı, tarlaların nasıl bölüneceği, ceviz bahçesinin satılıp satılmayacağı... Önce alçak sesle, sonra giderek yükselen tonlarla. Büyük amca bir şey dedi, küçük hala itiraz etti, babası masaya vurdu.
Elif artık otuz yaşındaydı ve odanın köşesinde, sobanın yanında, kilimin üstünde oturuyordu. Bir süre dinledi. Sonra ayağa kalktı.
"Ben bir şey istemiyorum," dedi. Herkes ona döndü. "Yalnızca bunu."
Eliyle kilimi ve iki minderi gösterdi.
Odada bir an kimse konuşmadı. Sonra büyük amca boğazını temizledi, küçük hala başını önüne eğdi. Babası, az önce masaya vuran eliyle, gözlerini sildi.
O gece kimse ev ya da tarla hakkında bir şey konuşmadı. Ertesi sabah Elif kilimi katladı, minderleri koltuğunun altına aldı ve şehre döndü. Şimdi küçük apartman dairesinin salonunda, pencerenin önünde, o kilim serili. İki minder de iki yanında.
Bazen akşamları oraya oturuyor. Parmağını kilimin kenarındaki o küçük hataya koyuyor. Sonra kendi kızını çağırıyor.
"Gel," diyor. "Sana bir masal anlatayım."