Son Kış
Oğulları bahar gelince onları şehre götürecekti. Bu karar sonbaharda verilmişti, mutfak masasında, uzun bir telefon konuşmasının sonunda. İsmail Dayı itiraz etmemişti. Emine Bacı yalnızca "bir kış daha" demişti. Oğulları kabul etmişti: Bir kış daha.
Böylece köydeki son kışları başladı.
İsmail Dayı o kış her şeyi son kez yaptı ama bunu hiç söylemedi. Odunları son kez kesti, ahırı son kez temizledi, eski traktörü son kez çalıştırıp avluda bir tur attı. Emine Bacı ise her şeyi son kez saydı. Kaç kavanoz turşu kurduğunu, kaç tane yün çorap ördüğünü, kaç sabah pencereden dağa baktığını.
Akşamları soba başında otururlardı. Eskiden konuşacak çok şeyleri olurdu: Tarla, hayvanlar, çocuklar, komşular. O kış pek konuşmadılar. Radyoyu açarlardı, haberleri dinlerlerdi, sonra İsmail Dayı uyuklardı, Emine Bacı onun üstüne bir battaniye örterdi.
Bir gece kar yağdı. Sabah kalktıklarında köy bembeyazdı, yollar kapanmıştı. Emine Bacı pencereden baktı ve güldü.
"Bak İsmail," dedi. "Dağ bizi bırakmak istemiyor."
İsmail Dayı da pencereye geldi. Bir süre karlı avluya baktılar. Sonra İsmail Dayı ceketini giydi, küreğini aldı ve dışarı çıktı. Emine Bacı onun avluda yol açmasını izledi. Kapıdan ahıra, ahırdan kuyuya, kuyudan bahçe kapısına. Her kış yaptığı gibi.
Ama bu sefer bahçe kapısında durmadı. Küreği bırakmadan yola devam etti, komşunun evine kadar, oradan caminin önüne kadar, oradan köyün çıkışına kadar. Emine Bacı onu gözden kaybedene kadar izledi.
Öğlene doğru döndü. Yüzü kızarmış, sakalı buz tutmuştu.
"Nereye gittin?" diye sordu Emine Bacı.
"Yolu açtım," dedi İsmail Dayı. "Bütün köyün yolunu. Bahar gelince oğlan rahat gelsin diye."
Emine Bacı bir şey demedi. Ona çay koydu. İsmail Dayı çayını içerken elleri titriyordu, soğuktan mı başka bir şeyden mi, Emine Bacı sormadı.
Bahar geldiğinde oğulları geldi. Kamyonete eşyaları yüklediler. İsmail Dayı en son kapıyı kilitledi, anahtarı cebine koydu. Emine Bacı bahçedeki dut ağacına bir kez dokundu.
Şehirde onlara güzel bir oda ayırmışlardı. Sıcaktı, temizdi, penceresinden başka apartmanlar görünüyordu. İsmail Dayı o odada iki yıl yaşadı. Her sabah pencereye gider, dağı arardı. Dağ yoktu.
Torunları ona tablet almıştı, köyün fotoğraflarını göstersin diye. İsmail Dayı ekrana dokunmayı bir türlü öğrenemedi. Parmağını kaydırdıkça resimler kaçıyordu. Sonunda tableti çekmeceye koydu. Akşamları gözlerini kapatır, avludan ahıra, ahırdan kuyuya, kuyudan bahçe kapısına giden yolu kafasında yürürdü. Her seferinde biraz daha yavaş.
Öldüğünde cebinde köy evinin anahtarı vardı.
Emine Bacı onu köye gömdürdü. Cenazeden sonra eve gitti, kapıyı o anahtarla açtı. İçerisi soğuktu, tozluydu. Sobayı yaktı. Pencereden dağa baktı.
Dağ oradaydı.