Hancı ile Yolcu
Eski zamanlarda yollar handan hana uzanırdı. Bir kervan sabah yola çıkar, akşam bir hana varırdı. Develer avluya çekilir, yükler indirilir, yolcular ocağın başına toplanırdı. Bir gece kalınır, sabah yeniden yola düşülürdü.
Hancı ise kalırdı.
Bu yazıya oturduğumda aklıma ilk gelen buydu. On iki yıldır bu köşede yazıyorum. On iki yıl boyunca her hafta bir yolcu kapımı çaldı. Kimi bir haber, kimi bir anı, kimi bir dert, kimi bir sevinç getirdi. Ben onları dinledim, ocağın başında bir yer açtım, sonra sabah olunca yola uğurladım. Ve kaldım.
Hancılık tuhaf bir meslek. Herkesin hikâyesini dinlersin ama kimsenin hikâyesine katılmazsın. Bir yolcu sana yolda başına geleni anlatır, sen başını sallarsın, belki bir çay daha koyarsın. Ertesi sabah o yolcu gider, bir daha hiç gelmez. Ama hikâyesi kalır. Hanın duvarlarına sinmiş bir koku gibi.
Bir dostum bir gün bana sordu: "Hiç sıkılmıyor musun? Hep aynı yerdesin, hep aynı köşedesin. Biraz yola çıksana."
Haklı bir soru. Ama bence hancının da bir yolculuğu var. Yalnızca yönü farklı. Yolcular dışarıya doğru gider, hancı içeriye doğru. Her dinlediği hikâye onu biraz daha derine götürür. Bir gün bakarsın, hiç kıpırdamadan çok uzaklara varmışsın.
Bu köşede yazdığım yazıların çoğu büyük meseleler üzerine değil. Kapanan bir bakkal, sessize alınmış bir telefon, unutulmuş bir bayram ziyareti, bir otobüs durağında tanıştığım bir yaşlı kadın. Okurlarımdan bazıları zaman zaman bana kızıyor: "Ülke yanıyor, sen bakkal yazıyorsun."
Onlara cevabım hep aynı: Ülke dediğimiz şey, o bakkalların, o otobüs duraklarının, o yaşlı kadınların toplamı. Büyük meseleleri yazan çok kalem var, iyi ki de var. Ama birinin de küçük şeyleri yazması gerekiyor. Yoksa bir gün dönüp baktığımızda, büyük meselelerin içinde kaybolmuş küçük hayatları hatırlayan kimse kalmaz.
Hancının bir de unutulmuş bir görevi vardı eski zamanlarda: Yolcuların birbirine haber taşımasını sağlamak. Doğudan gelen bir kervan, batıya gidecek bir başkasına mektup bırakırdı. Hancı o mektubu saklar, doğru kişiye verirdi. Bu köşe de biraz öyle. Okurlarımın bana yazdığı mektuplar, bir başka okura ulaşsın diye bu sayfalara geçiyor.
Bu kitabı hazırlarken eski yazılarımı yeniden okudum. Bazılarına güldüm, bazılarına utandım, bazılarında ağladım. En çok da şunu fark ettim: Yazdığım insanların bir kısmı artık yok. Bakkal Hilmi Amca öldü. Otobüs durağındaki kadının adını bile bilmiyorum. Ama hepsi bu sayfalarda bir gece daha kalıyor.
Bir hancının elinden gelen tek şey bu galiba: Yolcuları uğurlarken, onların bir gecesini saklamak.
Hoş geldiniz. Ocağın başında yer var. Çay da taze.