Yolcuların Ardından Kalan
Köşe yazısı, edebiyatımızın en kısa ömürlü ama en köklü türlerinden biri. Gazete sayfasında bir gün yaşar, ertesi sabah ya balık sarılır ya da soba yakılır. Ama bu kısa ömürlü yazıların bir kısmı, kitap kapakları arasına girdiğinde beklenmedik bir uzun ömür kazanır. Bunun için de tek bir şart vardır: Yazı, gündemin değil, insanın peşinde olmalıdır. Şule Can'ın Hancı'sı bu şartı büyük ölçüde yerine getiriyor.
Hancının yeri
Kitabın başlığı ve açılış yazısı bir duruş ilan ediyor. Hancı, yolculara karışmayan ama onları dinleyen biridir. Şule Can kendini bu konuma yerleştiriyor: Şehrin değişimini yargılayan bir kürsüde değil, kapısının önünde oturup gelip geçeni izleyen bir han sahibinin yerinde. Bu, köşe yazıcılığımızın iki büyük geleneğinden birine yakın bir tavır. Bir yanda fikir yazıları, siyasi ve toplumsal yorumlarla okura yol gösteren köşe yazarları; öte yanda ise gündelik hayatı, şehri, insanları kısa portrelerle kayda geçiren, adeta bir öykücü gibi yazan sohbet ustaları. Şule Can açıkça ikinci gelenekten.
İyi bir köşe yazısı gündemin peşinden koşmaz, insanın arkasından usulca yürür ve Hancı'nın en iyi sayfaları tam olarak bunu yapıyor.
Bu konumun gücü, yazara bir mesafe ve bir şefkat aynı anda kazandırması. "Mahallenin Son Bakkalı" yazısı bunun en iyi örneği. Kapanan bir bakkal üzerine yazılmış sayısız yazı var ve çoğu ya nostalji ya da büyük market zincirlerine öfke üzerine kurulu. Şule Can ise ikisini de yapmıyor. Bakkal Hilmi Amca'nın son günlerini, veresiye defterinin son sayfalarını, mahalle çocuklarının ona getirdiği el yapımı bir kartı anlatıyor ve okura bir sonuç dayatmıyor. Kapanış bir trajedi değil, bir veda.
Mizah ve ironi
Kitabın en sevimli yanlarından biri, yazarın kendine dönük mizahı. "Telefonun Sessiz Modu" yazısında, telefonunu bir hafta sessize alma deneyini anlatırken kendini bir kahraman olarak değil, beceriksiz bir firari olarak gösteriyor. İlk gün yaşadığı panik, üçüncü gün bulduğu küçük hileler, beşinci gün vardığı huzur ve yedinci gün telefonu yeniden açtığında karşılaştığı hayal kırıklığı: Kimse onu özlememiş. Bu son detay, yazının bütün iddiasını bir anda tersine çeviriyor ve okuru güldürürken düşündürüyor.
Tekrarlar ve sınırlar
Ama bir köşe yazıları derlemesinin kaçınılmaz sorunu Hancı'da da kendini gösteriyor: Tekrar. Haftalık yazılar, ayrı ayrı okunduğunda her biri kendi içinde bütünlüklü, ama art arda okunduğunda belli kalıpların, belli kapanış cümlelerinin, belli duygusal tonların yinelendiği fark ediliyor. Yazarın "eskiden" ile "şimdi"yi karşılaştırma eğilimi, kitabın ikinci yarısında belirgin bir alışkanlığa dönüşüyor. Özellikle "Bayram Ziyareti Nereye Gitti?" gibi yazılarda, değişimi anlama çabası zaman zaman bir yakınmaya kayıyor.
Burada editoryal bir tercihin eksikliği hissediliyor. Yazıları kronolojik olarak dizmek yerine temalara göre gruplamak ya da birbirine çok benzeyen yazılardan bazılarını çıkarmak, kitabı daha sıkı ve daha güçlü kılabilirdi. Bir derleme, bir arşiv değildir; seçmeyi de gerektirir.
Dil
Şule Can'ın gazete dili, şiirlerinden ve öykülerinden tanıdığımız yalınlığı korurken daha hızlı, daha konuşkan. Cümleler kısa, paragraflar nefes alıyor. Yazar okura doğrudan sesleniyor, sorular soruyor, onu yazının içine çekiyor. Bu sohbet tonu, köşe yazısının doğasına çok uygun. Ama zaman zaman bu ton, özellikle kapanışlarda, fazla tatlı bir teselliye dönüşüyor. Yazıların bir kısmı, açtığı soruyu kapatmak için biraz aceleci davranıyor.
Şehrin hafızası
Hancı'yı yalnızca bir yazarın kişisel notları olarak okumak eksik kalır. Kitap, aynı zamanda bir şehrin son on yılda geçirdiği dönüşümün sessiz bir kaydı. Kapanan dükkânlar, değişen komşuluk ilişkileri, dijitalleşen gündelik hayat, yalnızlaşan yaşlılar... Bunlar gazete sayfalarında genellikle istatistiklerle, raporlarla anlatılan süreçler. Şule Can ise onları Hilmi Amca'nın veresiye defterinden, Nazmiye Hanım'ın kolonya şişesinden, bir annenin "akşama gel" mesajından anlatıyor. Böylece büyük toplumsal değişim, küçük ve tanıdık yüzler aracılığıyla okura ulaşıyor. Bir gün bu yılların gündelik tarihini yazmak isteyen biri, resmi belgelerin yanında bu tür kitaplara da bakmak zorunda kalacak. Köşe yazısının belki de en az takdir edilen işlevi budur: Gündemin unuttuğu şeyleri, sıradan insanların hayatını, sonraki kuşaklar için saklamak. Hancı bu işlevi bilinçli olarak üstleniyor ve açılış yazısında bunu açıkça ilan ediyor. Yazarın, büyük meseleleri yazmadığı için kendisine kızan okurlara verdiği cevap, kitabın bütün poetikasını özetliyor.
Sonuç
Hancı, tekrarlarına ve zaman zaman nostaljiye kayan tonuna rağmen, bir şehrin ve bir dönemin gündelik hâllerini sevgiyle ve dikkatle kayda geçiren değerli bir kitap. Şule Can'ın bütün kitapları arasında belki en hafifi, ama aynı zamanda en sohbet edileni. Kitabı bir oturuşta değil, bir gazete gibi, her gün bir yazı okuyarak bitirmenizi öneririm. Böylece yazılar ilk yayımlandıkları gibi, her biri kendi sabahında, size gelir. Ve siz de o hanın bir yolcusu olursunuz.
