Pazartesi Sabahı
Sevgili Günlük,
Bu sabah kahvenin köpüğünü izledim. Bunu neden sana yazdığımı bilmiyorum, ama yazmazsam unutacağımı biliyorum ve unutmak istemiyorum.
Cezveyi ocağa koydum, her sabah olduğu gibi. Her sabah olduğu gibi telefonuma baktım, her sabah olduğu gibi aklım günün yapılacaklarına gitti. Faturalar, toplantı, akşam yemeği, annemi aramak, kızımın veli toplantısı. Ve her sabah olduğu gibi kahve taştı.
Ama bu sabah taşmadı. Çünkü bir şey oldu: Telefonu elimden bıraktım. Sebepsiz. Belki yorgundum, belki canım istemedi. Ve cezvenin içine baktım.
Kahvenin köpüğü önce kenarlardan başlıyor, biliyor musun? Küçük kabarcıklar, sanki birbirine bir şey fısıldıyorlar. Sonra yavaş yavaş ortaya doğru ilerliyorlar. Bir an geliyor, bütün yüzey titriyor, sanki nefes alıyor. İşte o an, tam o an, cezveyi ateşten almak gerekiyor. Bir saniye erken alırsan köpük olmuyor. Bir saniye geç kalırsan taşıyor.
Kırk iki yıldır kahve yapıyorum ve bunu ilk defa gördüm.
Sonra düşündüm: Kaç tane böyle an kaçırıyorum? Kaç tane köpük, kaç tane titreşen yüzey, kaç tane "tam şimdi" anı? Hep bir sonrakini düşünürken, hep listedeki bir sonraki maddeye geçerken.
Annem kahveyi hiç taşırmazdı. Ben bunu onun ustalığına bağlardım. Belki de ustalık değildi. Belki de annem sadece bakıyordu. Telefonu yoktu, listesi yoktu. Ya da vardı ama kafasında değil, mutfak duvarındaki takvimde. Kahve pişerken kahveye bakıyordu, o kadar.
Bu sabah kendime küçük bir söz verdim, sana da söyleyeyim ki tanığım ol: Her sabah, kahve pişerken, telefonu elimden bırakacağım. Üç dakika. Sadece üç dakika. Köpüğün kenarlardan ortaya yürüyüşünü izleyeceğim.
Biliyorum, bu sözü tutamayacağım. Belki bir hafta, belki iki. Sonra yine telefon, yine liste, yine taşan kahve. Ama belki arada bir hatırlarım. Belki bir sabah, bir pazartesi, yorgun ve sebepsiz bir şekilde, yine bırakırım telefonu.
Bir de şunu düşündüm: Belki de mesele kahve değil. Belki de mesele, bir şeye bütün dikkatimle bakmanın nasıl bir şey olduğunu unutmuş olmam. Kızımın anlattığı bir şeyi dinlerken aklımın başka yerde olması, eşimin yüzüne bakarken telefonun ekranını düşünmem. Köpük sadece bir hatırlatma.
Kahveyi içtim. Köpüğü güzeldi. Fincanın dibinde telve kaldı. Annem olsa fincanı kapatır, falına bakardı. Ben bakamam. Ama telveye baktım bir süre. Bir yol vardı, bir kuş, bir de uzakta küçük bir ev. Belki gerçekten vardı, belki ben gördüm.
Sonra kalktım, fincanı yıkadım, telefona baktım. Üç mesaj, iki e-posta, bir cevapsız arama. Hepsi bekleyebilirmiş. Üç dakika boyunca dünya durmamış.
Bunu öğrendim bu sabah, Sevgili Günlük. Dünya üç dakika bekleyebiliyor. Kahve bekleyemiyor.