Kendine Yazılan Mektuplar
Günlük ile deneme arasındaki sınır, edebiyat tarihinin en verimli belirsizliklerinden biridir. Günlük kendine yazılır, deneme başkasına. Ama iyi bir günlük her zaman bir okuru gizlice hesaba katar, iyi bir deneme de her zaman bir iç sesin samimiyetini taşır. Şule Can'ın Sevgili Günlük'ü bu sınırın tam üstünde yürüyen, kimi zaman bir tarafa kimi zaman öbür tarafa düşen, ama düştüğü her yerde ilginç şeyler bulan bir kitap.
Türün mirası
Bizim edebiyatımızda deneme, uzun süre ya büyük fikirlerin taşıyıcısı ya da zarif bir sohbet biçimi olarak görüldü. Bir yanda kültür, medeniyet, zaman gibi büyük kavramlar üzerine kafa yoran ağır denemeler, öbür yanda gündelik hayatın küçük anlarını hafif bir ironiyle anlatan sohbet yazıları. Şule Can açıkça ikinci damara yakın duruyor, ama onu kadın deneme yazarlarının son yıllarda giderek güçlenen bir eğilimiyle birleştiriyor: Gündelik olanın, evin, mutfağın, bedenin ve yorgunluğun bir düşünce nesnesi olarak ciddiye alınması.
Şule Can kendine yazıyor gibi yapıyor, ama her cümlenin ucunda bir okurun omzuna dokunuyor.
Kitabın açılış denemesi "Pazartesi Sabahı" bu tavrın iyi bir örneği. Kahvenin köpüğünü izlemek gibi son derece sıradan bir an, birkaç sayfa içinde zamanın akışı, acele etmenin ahlakı ve bir kadının kendine ait birkaç dakikayı nasıl çalmak zorunda kaldığı üzerine bir düşünceye dönüşüyor. Yazar bunu ders verir gibi değil, kendini yakalamış gibi yapıyor. Bu doğallık kitabın en büyük gücü.
Unutmak ve hatırlamak
"Unutmanın Faydaları Üzerine" kitabın düşünsel açıdan en zengin denemesi. Hafızayı kutsayan bir kültürde, unutmanın da bir erdem olabileceğini savunmak cesaret ister. Şule Can unutmayı bir kayıp olarak değil, bir hafifleme, bir yer açma olarak ele alıyor. Annesinin son yıllarındaki unutkanlığından söz ettiği bölüm ise denemeyi birdenbire derin bir yasın içine çekiyor. Burada yazar, kendi savunduğu fikrin sınırına dayanıyor ve bunu dürüstçe kabul ediyor: Bazı unutmalar hafifletmez, yalnızca acıtır. Bu iç çelişkiyi çözmeye çalışmadan açık bırakması, metni bir fikir yazısından çok daha fazlası yapıyor.
Ev, masa, başkent
"Mutfak Masası" denemesinde yazar, bir evin gerçek başkentinin salon değil mutfak masası olduğunu öne sürüyor. Ödevlerin yapıldığı, kavgaların edildiği, kararların alındığı, gece yarısı çayların içildiği yer. Bu deneme kitabın en sıcak, en çok gülümseten metni. Ama aynı zamanda, ev içi emeğin görünmezliği üzerine sessiz bir eleştiri de taşıyor. Masayı silen el, o başkentin hiç anılmayan memuru.
Zaaflar
Kitabın biçimsel tercihleri her zaman işe yaramıyor. Haftalık günlük kurgusu, denemelere bir ritim kazandırıyor ama aynı zamanda belli bir tekdüzelik de getiriyor. Özellikle kitabın orta bölümündeki bazı metinler, bir fikri kurup geliştirmek yerine bir ruh hâlini kaydetmekle yetiniyor. Bu yazılar günlük olarak değerli, deneme olarak eksik. Okur zaman zaman, yazarın bir düşünceyi sonuna kadar götürmekten çekindiğini, onu güzel bir kapanış cümlesine teslim ettiğini hissediyor.
Bir diğer sorun, kitabın neredeyse tamamen tek bir sesle, yazarın kendi sesiyle konuşması. Denemenin büyük ustaları, okudukları kitapları, dinledikleri insanları, karşılaştıkları başka sesleri metne davet eder ve onlarla tartışır. Sevgili Günlük'te bu diyalog çok sınırlı. Yazar kendisiyle konuşmakta çok iyi, ama başkalarıyla konuştuğu birkaç sayfa, kitabın en canlı sayfaları olduğu için bu eksiklik daha da göze batıyor.
Yazmamak üzerine yazmak
Kitabın son denemesi "Yazamadığım Günler", bütün kitaba geriye dönük bir ışık tutuyor. Yazarın üç hafta boyunca günlüğüne yazamamasını konu edinen bu metin, ilk bakışta bir yazar tıkanıklığı itirafı gibi duruyor. Ama asıl söylediği şey daha derin: Hayatın büyük kısmı kayda değer bulunmayan, sıradan günlerden oluşuyor ve biz tam da bu yüzden onları kaybediyoruz. Şule Can bu fikri, toprağın kış sessizliği gibi zarif bir benzetmeyle taşıyor ve denemeyi bir teselliye değil, bir tür kabullenmeye bağlıyor. Burada günlük türünün kendisi üzerine bir düşünce de var. Günlük, olanları kaydetmek için tutulur; peki ya hiçbir şey olmadığında? Yazar bu soruya, boş sayfaların da bir günlüğün parçası olduğu cevabını veriyor. Bu, kitabın en olgun ve en az süslenmiş sayfası. Keşke kitabın orta bölümündeki bazı denemeler de bu sadeliği ve bu düşünsel cesareti taşıyabilseydi. O zaman Sevgili Günlük bir ruh hâlleri defteri olmaktan çıkıp gerçek bir deneme kitabına dönüşürdü.
Sonuç
Sevgili Günlük büyük iddiaları olan bir kitap değil ve bu onun hem sınırı hem erdemi. Şule Can, şiirlerinde ve öykülerinde de gördüğümüz nesneye ve küçük ana eğilen dikkatini, burada kendi iç sesine çeviriyor. "Unutmanın Faydaları Üzerine" ve "Yazamadığım Günler" gibi gerçekten derinleşen denemeler, kitabın daha hafif kalan metinlerini de taşıyacak kadar güçlü. Yavaş okunması, belki her hafta bir deneme okunması gereken bir kitap. Kendi günlüğünü yıllar önce bir çekmecede bırakmış herkes için, o çekmeceyi yeniden açmaya küçük bir davet.
