Yazamadığım Günler
Sevgili Günlük,
Üç haftadır sana yazmadım.
Bunu itiraf etmek garip, çünkü sen bir defter değilsin artık, bir alışkanlıksın. Bir arkadaşa üç hafta uğramamak gibi. Kapıyı çaldığımda ne diyeceğimi bilmiyorum.
Ne oldu bu üç haftada? Hiçbir şey. İşte mesele de bu. Büyük bir olay olmadı, kimse ölmedi, kimse gitmedi, hiçbir felaket yaşanmadı. Sadece günler geçti. Her biri bir öncekine benzeyen, sabahtan akşama kadar dolu, ama akşam olduğunda geriye bakınca boş görünen günler.
Ve ben yazamadım.
Defteri açtım birkaç kez. Kalemi aldım. Boş sayfaya baktım. Sayfa da bana baktı. Sonra kapattım. Ne yazacaktım? "Bugün işe gittim, döndüm, yemek yaptım, yattım" mı? Bunu yazmanın ne anlamı vardı?
Ama şimdi düşünüyorum ki, belki de en çok o günleri yazmak gerekiyordu.
Çünkü hayatın büyük bir kısmı o günlerden oluşuyor. Doğumlar, ölümler, düğünler, ayrılıklar, hepsi istisna. Kural, işe gidip dönülen, yemek yapılıp yatılan günler. Ve biz o günleri hiç yazmıyoruz, hiç fotoğrafını çekmiyoruz, hiç anlatmıyoruz. Sonra yıllar geçiyor ve hayatımızın büyük bir kısmının nasıl geçtiğini hatırlamıyoruz.
Yazamamak bir tür yorgunluk. Ama bir tür sessizlik de. Ve sessizlik her zaman boşluk demek değil. Toprak da kışın sessizdir. Bir şey olmuyor gibi görünür. Ama altında, derinde, bir şeyler hazırlanır.
Belki bu üç hafta da öyleydi. Belki yazmadığım günlerde bir şeyler biriktirdim, farkında olmadan. Bir otobüs penceresinden gördüğüm yüzler, kızımın bir akşam söylediği tuhaf bir cümle, bir sabah balkonda gördüğüm bir serçe. Hiçbirini yazmadım ama hepsi bir yerde duruyor. Belki bir gün, bir şiirde, bir öyküde, bir başka günlük sayfasında çıkıp gelecekler.
Annem dikiş dikerken arada bir iğneyi bırakır, pencereden dışarı bakardı. Çocukken bunu tembellik sanırdım. "Anne, neden durdun?" diye sorardım. "Kumaş dinleniyor," derdi. Şimdi anlıyorum ki dinlenen kumaş değil, kendisiydi. Ve o duraklamalardan sonra diktiği dikişler hep daha düzgün olurdu.
Bir yazar arkadaşım bir keresinde bana "yazmadığın günler de yazının parçası" demişti. O zaman bunu bir teselli cümlesi sanmıştım. Şimdi doğru olduğunu düşünüyorum.
Bu yüzden bugün sana bir şey anlatmayacağım, Sevgili Günlük. Sadece geldiğimi söyleyeceğim. Kapını çaldım, sen de açtın. Yeniden buradayım.
Yarın belki yine yazamam. Belki bir hafta, belki bir ay. Ama artık biliyorum ki yazmadığım günler de bana ait. Onlar da benim günlüğüm. Sadece boş sayfalarla yazılmış.
Şimdilik iyi geceler. Kahve pişerken yine telefonu bırakacağım. Söz.