Damdaki Teleskop, Gökteki Köy
Kütüphanede çalışan biri olarak en sık duyduğum cümlelerden biri şudur: "Bizden bilimkurgu yok mu?" Var elbette, ama azdır ve çoğu kez ya Batı'daki örneklerin gölgesinde kalır ya da kendi yerelliğinden utanır gibidir. Hüseyin Turhal'ın Aya İnen İlk Türk romanı tam da bu yüzden ilgimi çekti. Bu kitap yerelliğinden utanmıyor; aksine bütün gücünü oradan alıyor. Kayısı kurutulan damlar, köy kahvesi, ninenin gözlüğü ve sobanın borusu, uzay yolculuğunun en sağlam fırlatma rampası oluyor.
İki geleneğin buluşması
Roman iki ayrı damardan besleniyor. Bir yanda köyden kente, oradan dünyaya açılan bir çocuğun hikâyesi var. Bu, bizim edebiyatımızın çok iyi bildiği bir yol: Köy romanlarının yoksulluk, toprak ve aile bağı üzerine kurulu dünyası. Öte yandan da yüzyıllardır okurları gökyüzüne, denizin dibine, dünyanın merkezine götüren macera ve keşif romanlarının iyimser, merak dolu tonu. Turhal bu iki damarı birbirine düşürmeden bağlamayı başarıyor. Bilal'in teleskobu yaparken kullandığı her nesne, aslında köyün bir parçasını yanına almasının yolu.
Bu romanda köy, uzaya giden yolun durağı değil, bizzat fırlatma rampasının kendisi.
Romanın en güzel buluşu, babanın yıldızları gökyüzüne serilmiş kayısılara benzetmesi. Bu tek imge bütün romanın metaforik iskeletini kuruyor: Toplamak, kurutmak, saklamak ve paylaşmak. Bilal'in aya gitmesi, bir anlamda o kayısıları toplamaya gitmesi. Son bölümde bu imgenin geri dönüşü, okuru gerçekten duygulandırıyor.
Mizah ve samimiyet
Kitabın tonu çoğunlukla oyuncu. Mülakat sahnesinde Bilal'in jüriye bir torba kuru kayısı ikram etmesi, fırlatma sabahı köy kahvesinde muhtarın geri sayımı yanlış yapması gibi sahneler okuru kahkahayla güldürüyor. Turhal'ın mizahı alaycı değil, sevecen. Kimseyle dalga geçmiyor; köylülerin saflığını küçümsemiyor, onu bir bilgelik biçimi olarak gösteriyor.
Ama bu samimiyet zaman zaman duygusallığa kayıyor. Özellikle fırlatma bölümünde annenin duaları, babanın sessiz gözyaşları ve köyün topluca ağlaması art arda sıralandığında, sahne kendi ağırlığı altında biraz eziliyor. Duyguyu söylemek yerine göstermeyi seçen bir yazar için bu sayfalar fazla açık sözlü. Daha az gözyaşı, daha çok sessizlik bu bölümü güçlendirirdi.
Bilim ve hayal
Bilimkurgu okurlarının bir kısmı romanın teknik ayrıntılarda oldukça serbest davrandığını fark edecektir. Uzay ajansının işleyişi, eğitim süreci ve ay yolculuğunun kendisi, gerçekçi bir mühendislik anlatısından çok bir masal gibi aktarılıyor. Bunu bir kusur olarak mı yoksa bilinçli bir tercih olarak mı görmek gerektiği tartışmalı. Bence roman sert bilimkurgu olmaya hiç niyetlenmiyor; asıl derdi bilim değil, hayal kurma cesareti. Yine de birkaç teknik ayrıntının biraz daha özenle işlenmesi, özellikle genç okurlar için kitabı hem daha inandırıcı hem daha öğretici kılardı.
Yapı ve dil
Roman kısa bölümlerle ilerliyor ve hızlı okunuyor. Dil sade, diyaloglar yer yer yöresel ağız özellikleri taşıyor ve bu tercih karakterlere canlılık katıyor. Babanın konuşmaları özellikle başarılı; az ve öz cümlelerle koca bir hayat felsefesi aktarılıyor. Bilal'in iç sesi ise zaman zaman fazla açıklayıcı. Çocukluğundan yetişkinliğine kadar aynı tonda konuşması, karakterin gelişimini biraz düzleştiriyor.
Romanın kadın karakterleri ise ikinci planda kalıyor ve bu bence kitabın en belirgin eksiği. Anne Şerife Hanım çoğu sahnede elinde tespihle dua eden bir figürden öteye geçemiyor. Kız kardeş Zehra'nın köy okulunda öğretmen olması güzel bir ayrıntı, ama onun da kendi hayalleri, kendi gökyüzü hiç anlatılmıyor. Nermin Öğretmen ise ilk bölümde Bilal'in yeteneğini fark eden kişi olarak kilit bir rol oynuyor, sonra romandan sessizce çekiliyor. Bütün bir köyü göğe taşıyan bir roman, o köyün kadınlarına biraz daha yer açabilirdi. Belki Zehra'nın tahtaya çizdiği, ortasında kayısı ağacı olan o ay resmi, başka bir romanın, kız kardeşin romanının başlangıcıdır. Ben o romanı da okumak isterim.
Yeniden okurken
Kitabı ikinci kez okuduğumda, ilk okumada gözümden kaçan bir yapı inceliğini fark ettim: Babanın "kimseye zarar gelmesin" cümlesi romanın hem ilk hem son sayfasında yer alıyor ve ikisi arasında anlamı değişiyor. Başta kuşlarla kayısılar arasında bir denge öğüdü olan bu cümle, sonda insanla evren arasındaki ilişkiye dair bir ahlak ilkesine dönüşüyor. Bu tür sessiz yankılar, romanın göründüğünden daha dikkatli kurulduğunu gösteriyor.
Sonuç
Aya İnen İlk Türk kusursuz bir roman değil ve olmaya da çalışmıyor. Ama okuyanı gülümseten, umutlandıran ve bir köy çocuğunun hayallerini ciddiye alan, nadir rastlanan türden sıcak bir kitap. Kütüphanemizde gençlik rafına koyduğum ilk gün iki kişi ödünç aldı; ikisi de geri getirirken "bunun devamı var mı?" diye sordu. Bir kitap için bundan daha iyi bir eleştiri olabilir mi bilmiyorum. Teknik ayrıntılardaki gevşekliğe ve zaman zaman taşan duygusallığa rağmen, bu kitabı damda yıldızlara bakan her çocuğa, bir de içindeki o çocuğu unutmuş her yetişkine öneriyorum.
